20 Mart 2009 Cuma

Finansal Sistemler ve Doğurdukları Bankacılık Krizleri - ABD

Ekonomi yazılarında ve/veya sohbetlerinde "sistem" olarak tabir edilerek hakkında büyük bir gizemle bahsedilen mekanizma asıl itibariyle mali düzenden başka birşey değildir. Ülkeler mali piyasaları ile bu piyasaların oyuncuları arasındaki ilişkileri düzenler ve sistem denen sihirli algoritmayı böylelikle kurmuş olurlar. Sistemdeki kurgu aslında çok basittir; fon fazlası olan oyunculardaki bu fonlar mali piyasalar aracılığıyla fon ihtiyacı olanlara plase edilir. Kurulan algoritmadaki aksaklıklar krizlere sebep olabilen bir takım sonuçlar doğurur. Bu yazıda ABD finansal sistemindeki genel kurgu ve bu sistemden doğan bankacılık krizinin sebepleri incelenmiştir.

ABD Finansal Sistemi

ABD'deki finansal sistem bankaların komisyonculuğu ile sermaye piyasaları üzerinden döner. Kurumsal yatırımcılar ve tasarruf sahipleri yatırımlarını ağırlıklı olarak sermaye piyasalarında değerlendirir. Böyle bir kurguda riski alan tasarruf sahipleridir. Sermaye piyasaları da bu fonlarla reel sektörü finanse eder. Şirketler sermayelerini hisse senedi ihracıyla bulurken borçlanmalarını da tahvil çıkartarak sermaye piyasaları üzerinden yaparlar.


ABD'de olduğu gibi, sermaye piyasaları ağırlıklı finansal sistemlerde rating şirketlerinin önemi ve ratinglerin güvenilirliği çok büyüktür. Kimsenin bilmediği küçük şirketler bile rating şirketlerinden derecelendirilerek sermaye piyasalarından borçlanabilme imkanı elde ederken yatırımcılar da bu ratinglerle firmaları karşılaştırır ve yatırımlarını yönlendirirler. Sisteme ilişkin düzenlemelerde de risklerin göstergesi olan bu ratingler kullanılır; belirli bir ratingin altındaki kıymetlere emeklilik fonlarının yatırım yapamaması gibi...

2008 Bankacılık Krizi

Böyle bir sistemde fonlanma o kadar kolaydır ki girişimcilik (entrepreneurship) ve girişimci sermayesi (venture capital) denilen kavramlar dünyadaki en popüler ABD jargonlarından olmuşlardı. Kolay fonlanma balonu ilk olarak teknoloji firmaları üzerinde (InfoSpace, Globe.com, Amazon.com, Google, Yahoo, E-Bay...) şişti. Teknoloji firmalarının ağırlıklı olduğu "dot-com" borsası, Nasdaq, 1999 yılında %90 yükselmişti. İyi kötü tüm teknoloji firmalarına aşırı yatırım yapılmış ve bu firmalar aşırı borçlanmıştı.

ABD ekonomisi böyle bir ortamdayken, dünyada ekonomisindeki gelişmeler pek de olumlu değildi. Yaşanan Rusya ve Brezilya krizleri ABD merkez bankası FED'i de aksiyon almaya zorladı ve 1999 ortasından başlayarak peş peşe alınan kararlarla faizler 4.75'ten 6.50'ye çıkarıldı. Bu duruma dot-com hisselerin tepkisi çok büyük oldu ve teknoloji balonu patlayarak Amerikan ekonomisine ilk zararı verdi. Bu olay ve paralelinde yaşanan Enron davası gibi bir takım muhasebe yolsuzlukları ayrıca rating mekanizmasına duyulan güvenin da ilk kez sarsılmasına neden oldu.

Kaynak: FED

2001 yılındaki ilk sarsıntıdan sonra aman bu sarsıntı resesyona sebep olmasın diye bu sefer FED faizleri düşürerek piyasayı fonlamaya başladı.

[Burada artı olarak belirtmek gerekir ki bu tarz politika değişiklikleri her ne kadar arkalarında karışık analizler ve durum değerlendirmeleri barındırsa da geçmiş tecrüblerle ile alınacak basit kararlara paralellik gösterirler. Ne demek istiyorum? Her ülkenin geçmişte acı bir tecrübesi vardır. ABD için bu resesyon tecrübesidir. "Büyük Bunalım" diye anılan o yıllarda yaşanan resesyon Amerikan halkı için tarihi bir ders olmuştur. ABD'de ne zaman ekonomik büyüme rakamlarının yanında aşağı yönlü kırmızı ok gözükürse o zaman panik başlar. Ekonomik büyüme rakamlarının örneğin Almanya ve Türkiye için o kadar büyük bir önemi yoktur. Diğer taraftan Almanya için önemli olan enflasyon rakamıdır. Neden? Birinci dünya savaşı sonrasında el arabalarıyla ekmek alındığı, daha pahalı olan odun yerine kağıt paraların yakıldığı bir dönem yaşanmıştır da ondan. Halbuki biz Türkler yıllarca hiperenflasyonda yaşadık gıkımız çıkmadı. Bizim acı tecrübemiz de kurlar ile yaşandı. Bir develüasyon oldu bankalar battı, insanlar üzerlerine benzin döküp kendilerini yaktılar. O zamandan beri döviz kurları ekonomi üzerine alınan kararlarda en önemli donelerden birisi haline geldi.]

ABD'de yaşanan bu ilk dalgadan sonra düşen faizler ile firmalar tekrar aşırı fonlandı ve bu sefer de bir gayrimenkul furyası başladı. Fonlanan gayrimenkul firmaları ev yaptıkça bankalar ve finansman şirketleri de ipotek kredileri vermeye başladı. Faizler düşük olduğu için ipotek kredilerine talep büyük oldu. Gayrimenkul firmaları sermaye piyasalarından fonlandıkça ev yapıyor, onlar ev yaptıkça bankalar ipotek kredisi veriyordu. Bu döngüdeki tek sınır bankaların bilanço sınırıydı; verilen krediler özkaynakların yasal otorite tarafından belirlenen bir katını aşamaz! Ama sermaye piyasaları gelişmiş sistemlerde bu kısıtın da kolayı vardı. Bankalar bu kredilerini menkulleştirerek sermaye piyasalarında sattılar ve bu riskleri bilançolarından çıkarttılar. Rating şirketleri bu menkulleri derecelendirdi ve yatırımcılar (kurumsal yatırımcılar ve tasarruf sahipleri) da yatırımlarını bu ratinglere göre bu menkullerde değerlendirdi. Böylelikle çark dönmeye ve balon şişmeye devam etti.

İpotek furyası ile dot-com furyası arasında önemli farklılıklar vardır. Dot-com furyasında fonlanan verimsiz teknoloji firmaları yaşanan faiz dalgalanmasında batmış ve yatırımcısını da batırmıştı. İpotek furyasının ise üç ayağı vardır: Birincisi dot-com'a benzer şekilde verimsiz inşaat firmalarının aşırı borçlandırılması, ikinci ayağı bu konutların satışında yaşanan aşırı kredilendirme, üçüncüsü ise bu kredilerin menkulleştirilerek yatırımcıların bu kredilere yatırım yapması... Dolayısı ile olası bir dalgalanmada bu balonun patlaması sadece gayrimenkul firmalarını batırıp yatırımcısını da batırmayacaktı. Konut kredisi borçlusunu da ödeme güçlüğüne çekecek ve konut kredilerini batıracaktı. Batan krediler bunları finanse eden kredi finansman kuruluşlarını (Fannie Mae, Freddie Mac) da batıracaktı. Ayrıca menkulleşmiş batan kredilerin de fiyatları düşecek ve yatırımcısını (dünyadaki büyük yatırımcılar: bankalar) batıracaktı.

Keza aynen de öyle oldu. FED 2004'te başladığı faiz arttırımlarıyla şişen balonu patlattı. Patlayan balon gayrimenkul firmalarını, konut kredilerini, konut finansman şirketlerini ve başta yatırım bankaları olmak üzere bu menkullere yatırım yapan bankaları batırdı. En iyi ratingli menkullerin bile batması rating mekanizmasına olan güveni sıfırladı. Bu menkullerden global bazda kimin bilançosunda ne kadar olduğu bilinemediği için genel bir güvensizlik ortamı oluştu ve peşi sıra likidite krizi ortaya çıkmış oldu.

Peki böyle bir finansal sistemde oluşan ipotek kredisi kaynaklı bir kriz nasıl oluyorda global bir bankacılık krizine dönüşüyor? Dünya piyasalarının üçte birinden daha fazla bir büyüklüğe sahip bir ekonomide yaşanan bu krizin tabiki de etkisi lokal olmadı. Dört beş yıl çok güzel paralar kazandıran bu mekanizma başta bankalar olmak üzere dünyadaki bütün büyük yatırımcıların dikkatini çekti. Bankalar gerek ABD sermaye piyasaları üzerinden yatırımlarını oraya kanalize ederek, gerek de oluşturdukları iştirakleri ile doğrudan gayrimenkul finansmanı piyasasına girerek bu kâra ortak olmak istediler.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorum Gönder