27 Nisan 2009 Pazartesi

6. Önlem Paketi ve Kredi Garanti Fonu

Referans Gazetesi'nin bugünkü haberine göre; finansal krizin etkilerinin azaltılması amacıyla çalışmaları devam eden hükümetin 6. Önlem Paketi'nde Kredi Garanti Fonu'nun etkin kullanımı da yer almaktadır. Bu kapsamda Kredi Garanti Fonu, bankaların şirketlere vereceği kredinin yüzde 60'ına kefil olacağı ve bu amaç için 1 milyar liralık kaynak ayrılacağı belirtilmektedir. Ayrıca Fon'nun bu kaynak ile yaklaşık 10 milyar liralık krediye kefalet verebileceğinin tahmin edilmektedir.

BDDK verilerine göre 2008 Aralık ayı itibariyle Türk Bankacılık sektörünün şirketlere kullandırdığı kredilerin 250 milyar lira olduğu gözönüne alındığında bu paketin toplam ticari krediler üzerindeki etkisinin %4 kadar olacağı söylenebilir. 2009 yılında öngörülen sıkışıklık için iyi bir rahatlama olacaktır.

Ref 1: http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=121690
Ref 2: http://www.bddk.org.tr/websitesi/turkce/Raporlar/Finansal_Piyasalar_Raporlari/6320Finansal_Piyasalar_Raporu_Aral%C4%B1k_2008.pdf

25 Nisan 2009 Cumartesi

17 Nisan 2009 Cuma

Bankalarda Operasyonel Skandallar - Allied Irish Banks

Tarihte önemli operasyonel skandalların bir diğeri de Allied Irish Banks (AIB) adındaki bir İrlanda bankasında yaşanmıştır. İrlanda’nın en köklü üç bankasının birleşmesi ile 1966 yılında kurulan AIB; 2002 yılında, merkezi ABD’nin Baltimore şehrinde bulunan Allfirst adındaki iştirakinin Hazine Bölümü’nde yaşanan bir suiistimal sonucunda 691,2 milyon dolar kaybettiğini açıklamıştır. Olayın açığa çıkmasının ardından 2003 yılında Allfirst, M&T Bank Corporation adındaki bir bankaya satılmış ve sonucunda üst düzey yöneticiler dahil olmak üzere yaklaşık 1.200 Allfirst çalışanı işinden olmuştur. Yapılan incelemelerde, bir çalışanın neden olduğu böylesine büyük bir olayın ardında önemli yönetsel hataların ve zayıflıkların olduğu tespit edilmiştir.

Geniş şube ağlarına sahip üç büyük ticari bankanın birleşmesi ile kurulmuş olan AIB’de yaşanan bu suiistimalin en önemli sebeplerinden bir tanesi bankanın ve suçun işlendiği iştirakinin tecrübesinde ve yapısal kurgusunda gizlidir. Baltimore gibi bir liman kentinde faaliyet gösteren Allfirst’ün müşteri portföyü, denizaşırı ticaret yapan ve sonucunda kur riski alan büyük firmalardan oluşmaktadır. Dolayısı ile Allfirst’ün işlemlerinin büyük bir bölümü, müşterilerin kur riskini azaltan karmaşık hazine ürünlerinden oluşmaktadır. Diğer taraftan kısıtlı büyüklükteki hazine işlemleri ile yıllarca ticari bankacılık yapan ve yöneticilerinin de sadece bu konuda deneyimli olduğu AIB gibi bir bankanın böylesine büyük hazine işlemleri yapan Allfirst gibi bir bankayı satın alması, çok yakından yönetilmesi gereken büyük bir risktir. Ancak bu risk iyi yönetilememiş ve vahim sonuçlar doğurmuştur.

1993 yılında John Rusnak adında bir trader, AIB’nin Baltimore’daki iştiraki olan First Maryland Bancorp’ta (1999 yılında Allfirst adını almıştır) çalışmaya başlamıştır. Kariyeri boyunca çeşitli bankaların yabancı para (FX) işlemler ofisinde çalışmış olan Rusnak, Allfirst’e girerken farklı stratejiler geliştirerek FX piyasalarındaki arbitrajdan faydalanacağını vaat etmiştir. Buna karşılık kompleks opsiyonlar yerine yenin dolar karşısında değer kazanacağı varsayımı ile tek bacaklı basit spot ve forward işlemler yapmış, karşı bacağında opsiyon işlemleri yaparak pozisyonunu hedge etmemiştir. Yenin dolar karşısında değer kazandığı 1990 ile 1995 yılları arasında güzel kârlar yazmasına karşın Rusnak, 1995 ortalarında yenin dolar karşısında değer kaybetmeye başlaması ile zarar etmeye başlamıştır.

Rusnak riskli stratejisinin bir sonucu olarak 1997 yılının sonunda 29,1 milyon dolar zarar etmiştir. Sorumluluğu alıp zararını yönetime rapor etmek yerine gizlemeyi tercih etmiş, oluşan zararı kapatmak için yetkisiz işlemler yapaya başlamıştır. Ancak, bir çok suiistimal vakasında yaşandığı gibi, Rusnak’ın yaptığı bu işlemler, oluşan zararı daha da büyütmüş ve 1999 yılında toplam 41,5 milyon dolar zarara neden olmuştur.

Rusnak, 1997 yılında aldığı pozisyonlarla zarar etmeye başladığı zaman, gerçekleşen bu zararları gizlemek için sisteme sahte opsiyon işlemleri girmiştir. Kuru, prim tutarı ve büyüklükleri aynı olan, ancak biri bir gün vadeli, diğeri gerçek forward pozisyonunun vadesi ile uyumlu olan iki sahte opsiyon işlemi yapmıştır. Rusnak, her iki opsiyon işlemini de aynı banka ile yapılmış olarak gösterdiği için işlemler nette herhangi bir transfer gerektirmemiş ve bu sebeple operasyon masasına gönderilmeyerek bir kontrol noktasını aşabilmiştir. Bu sahte işlemlerin sonucunda Rusnak, açık olan pozisyonunu gizlemiş ve kapalı (hedge edilmiş) olarak gösterebilmiştir. Yapılan tüm hazine işlemlerinde karşı taraf ile teyitleşmesi gereken Hazine Operasyon Bölümü bu işlemler için karşı taraf ile bizzat teyitleşmemiş, Rusnak’ın hazırladığı sahte faks dökümanları üzerinden teyit almıştır. Hazine Operasyon Bölümü’nün yapılan işlemleri bağımsız kaynaklardan teyit etmemesi büyük bir kontrol zaafiyeti oluşturmuştur.

Benzer bir zayıflık risk yönetimi faaliyetlerinde yaşanmıştır. Her traderın pozisyonu için bağımsız olarak riske maruz değer (RMD) hesaplaması gereken Hazine Risk Kontrol Bölümü, Rusnak’ın pozisyonu için yaptığı hesaplamalarda Rusnak tarafından manipüle edilmiş olan verileri kullanmış, sonucunda hatalı RMD hesaplamıştır. Rusnak’ın pozisyonunun RMD’si maksimum 1,5 milyon dolar olarak hesaplanmasına rağmen yapılan incelemelerde 90 milyon kaybettiği durumların yaşandığı tespit edilmiştir.

Hazine işlemleri için diğer bir kontrol noktası olan stop-loss limiti, AIB vakasında etkin olarak çalışmamış ve suiistimalin tespitinde yetersiz kalmıştır. Sistem tarafından bağımsız veriler ile hesaplanması gereken stop-loss limitleri, sistemin direkt olarak Reuters’tan beslenememesi nedeniyle traderların verileri üzerinden hesaplanmıştır. Rusnak, RMD hesaplamasında yaptığına benzer şekilde stop-loss hesaplamasında kullanılan döviz kurlarını manipüle etmiş ve bu kontrolü etkisiz hale getirmiştir.

Birinci ve ikinci seviye kontrollere ek olarak AIB’nin iç denetim fonksiyonları da bu suiistimalin tespitinde başarısız olmuştur. Rusnak’ın faaliyetleri, 5 yıllık süre zarfında sadece bir kere denetlenmiştir. Sonuç olarak AIB’de yaşanmış olan bu suiistimal vakasında; süreçteki kontrol zaafiyetleri, hazine işlemlerinde tecrübesiz olan yönetimin risk algısı ve etkin iç denetim sisteminin eksikliği, tarihteki en büyük operasyonel skandallardan birine neden olmuştur.

8 Nisan 2009 Çarşamba

Bankalarda Operasyonel Skandallar - Barings Bank

Tarihte finansal kurumlarda yaşanmış olan operasyonel skandalların en açık örneği Barings Bank vakasıdır. İngiltere’nin ilk ticari bankası olan 200 yıllık Barings Bank 1995 yılında iflas etmiş ve 3 Mart 1995 tarihinde ING Bank’a 1 sterlin karşılığında satılmıştır. Her ne kadar iflasın asıl nedeni bankanın Singapur ve Osaka borsalarındaki riskli pozisyonlarının zarar etmesi olsa da yapılan incelemelerle perde arkasında yaşananların tipik bir operasyonel risk vakası olduğu ortaya çıkmıştır.

1993 yılında Nicholas William Leeson adında bir dealer, Barings Bank’ın Singapur’da future işlemleri yapan bir iştirakine Genel Müdür olarak atanmıştır. Barings Bank’ı iflasa götüren ilk hata bu süreçte yaşanmış ve operasyonel yapı birinci seviye kontrollerde zafiyet yaratacak şekilde hatalı olarak kurulmuştur. Leeson, hem alım/satım masasından hem de muhasebe ve kayıt süreçlerinin yönetildiği operasyon masasından sorumlu olarak atanmıştır. Operasyon masası; alım/satım masası tarafından gerçekleştirilen tüm işlemlerin teyidini almak, muhasebe kayıtlarını kontrol etmek, işlemlerin yönetimce belirlenen limitler dahilinde gerçekleşmesini sağlamak gibi birinci seviye kontrollerden sorumludur. Bu sebeple operasyon ve alım/satım masalarının sorumluluklarının net bir şekilde belirlenerek birbirlerinden ayrılması büyük önem taşımaktadır. Ancak Barings Bank’ın Singapur’daki ofisinde bu temel teamülün uygulanmadığı görülmüştür.

1994 yılında, muhasebe hatası nedeniyle £20.000 tutarında bir zarar gerçekleşmiş ancak Leeson hatayı yönetime açıklamak yerine 88888 numaralı yeni bir hesap açarak zararı gizlemiş ve telafi etmek için yetkisiz işlemler yapmaya başlamıştır. Bankalarda yaşanan personel suiistimallerinin önemli bir çoğunluğu kasıtsız olarak yapılan bir hatanın gizlenmesi ve oluşan zararın kapatılması için yetkisiz işlemler yapılması şeklinde gerçekleşmektedir. Personelin yönetici veya iş arkadaşlarına karşı mahcup olması, küçük düşmesi, yapılan hata sebebiyle performans veya sicilinin olumsuz etkilemesi, oluşan zararın kendisinden tahsil edilecek olması gibi bir takım gerekçelerle dikkatsizlik veya ihmal sonucu oluşan küçük tutardaki zararlar personeller tarafından gizlenebilmekte ve sonrasında gizlenen zararlar yetkisiz işlemler yapılarak örtbas edilmeye çalışılmaktadır. Bu amaçla yapılan işlemler ya başlangıçta oluşan zararı daha da büyütmekte ya da zararı kapattıktan sonra personel için yasa dışı gelir kaynağı haline gelmektedir.

Leeson; sadece müşteri karşılıklı işlemleri yapması gerekirken, £20.000 tutarındaki zararı kapatmak için banka adına da pozisyon almıştır. Ancak suiistimal yapan birçok personel gibi zararı kapatmakla yetinmemiş büyük pozisyonlar alarak birimini ve dolaylı olarak kendisini kâr ettirmiş ve kâr ettirdikçe de pozisyonunu büyütmüştür. 1994 sonunda Barings Bank’ın Singapur’daki birimi en yakın rakibinden 8 kat daha büyük pozisyon almış ve 20 milyon dolar kâr etmiştir. Banka için yatırım faaliyetlerinin yeni bir alan olması ve ticari bankacılık alanında uzmanlaşmış olan merkezi yönetimin yatırım alanındaki tecrübesizliği sebebiyle müşteri işlemleri karşılığında alınan risksiz pozisyonlardan bu kadar yüksek kâr ediliyor olması şüphe uyandırmamış ve bu çelişki göz ardı edilmiştir. Yönetimin ayrıca bazı iç denetim bulgularını da göz ardı ettiği ve önerilerini yerine getirmediği iddia edilmiştir.


Leeson, durgun piyasalarda kâr eden bir stratejiyle pozisyon almış ve yaşanan ufak dalgalanmalar dışında genelde durgun seyir eden Singapur ve Osaka borsalarında güzel kârlar elde etmiştir. Ancak 17 Ocak 1995 tarihinde Japonya’da yaşanan Kobe depremi sonrasında piyasalarda derin düşüşler yaşanmış ve Leeson’ın pozisyonu büyük zararlar yazmaya başlamıştır. 25 Şubat 1995 tarihi itibariyle toplam zarar 59 milyar yen büyüklüğüne ulaşmıştır. Yükümlülüklerini yerine getiremeyeceğini anlayan banka yönetimi Mart ayında ING Bank ile anlaşarak hisselerini 1 sterlin karşılığında devretmiştir.

23 Mart 2009 Pazartesi

Para, para, para = Borç, borç, borç

Günümüz mali sistemi borç üzerinden döner. Borç olmaksızın bu sistem çalışmaz, çark dönmez. Cebimizdeki her kuruş, aslında birisinin başka birisine olan borcudur.
Para dediğimiz hadise de en nihayetinde devletin borcudur. Nasıl mı? Şöyle ki:

Devlet hazinesi devletin kasasıdır. Dolayısı ile devlet toprakları üzerindeki her değer Hazine'ye aittir. Hazine bu değerleri bir nevi garanti göstererek borç kağıtları hazırlar ve bunları Merkez Bankası'na verir. Merkez Bankası da kağıt üzerine kendi borç kağıtlarını yazar ve aldığı borç kağıtları karşılığında Hazine'ye kendi borç kağıtlarını verir. Bu iki devlet kurumunun kağıt alış verişi sonucunda, Hazine tahvil çıkartmış ve Merkez Bankası para basarak karşılığında bu tahvilleri almış olur.

Devlet aldığı her mal ve hizmet karşılığında hak sahibine Merkez Bankası'ndan almış olduğu bu paraları verir. Halkın elindeki her kağıdın karşılığı Merkez Bankası'ndadır ve o da Hazine'nin verdiği borç kağıtlarıdır. Halkın elinde aslında devletin ona olan borcundan başka birşey yoktur. Yani devlet borcu borç ile döndürmekten başka hiçbir şey yapmaz. Nasıl sihir ama?

21 Mart 2009 Cumartesi

Burn yeni mecra mı yarattı?

Coca Cola'nın Burn adında bir enerji içeceği var. Hiç içmedim, nasıl birşeydir, içinde ne vardır hiç bilmem. Reklamlarını da bir iki kez MTV'de ve sinemalarda görmüştüm.
Bugün Burn'ün bir reklamını daha gördüm. Ve bundan sonra sanırım her derse gittiğimde, sınava çalışırken, ödev yaparken de göreceğim. Neden?
Çünkü adamlar okulun etrafındaki tüm fotokopicilere üzerinde Burn reklamı olan top top A4 kağıt dağıtmışlar. Ve tabi ki bedavaya. Düşünebiliyor musunuz? Bir fotokopicinin maliyetlerinin belki de yarısı gitmiş oldu. Öğrenci daha ucuza fotokopi çektirmiş oldu. Firma da ucuz ama çok etkili bir mecradan reklamını yapmış oldu. Reklamcılık sektörü için önemli bir açılım. Ödülü haketti, bravo...

20 Mart 2009 Cuma

La Noyée ve La Valse d'Amélie

Amelie (Fabuleux destin d'Amélie Poulain, Le) filminin unutulmaz iki soundtrack'i:
La Valse ve La Noyee.

İkisi de 1970 doğumlu fransız bir müzisyene, Guillaume Yann Tiersen'e ait.

Bir de Youtube'ta keşfettiğim Dave Thomas isminde başka bir müzisyenin yorumuyla dinleyin... Müthiş:





Youtube'a nasıl giriyorum

Başbakan bir tarihte Hindistan'a giderken uçakta gazetecilere "Ben youtube'a giriyorum. Siz de girin." demişti.
O güne kadar benim bildiğim tek yöntem ktunnel adındaki siteyi kullanarak youtube'a girmekti. Ki onda da hız çok yavaştı ve login olup yorum yazamıyordum.
Fakat bu haberden sonra Başbakan bile giriyorsa bunun daha pratik bir yolu olmalı dedim ve sağolsun bir arkadaşım o sihirli yolu söyledi. Yoksa başbakana mail atacaktım vallahi!

C:/WINDOWS/System32/drivers/etc

klasöründeki hosts isimli dosyayı Notepad ile açıp en attaki satırın hemen altına bağlantıdaki yazıları yapıştırıyorsunuz. Bilgisayarınızı kapatıp açtıktan sonra işlem tamam.

Bağlantı:
http://www.beratcarsi.com/dosyalar/youtube_ip.rar

Citi'nin Baş Ekonomisti Hazine'ye Danışman Oldu

Citi Group, Salı günü yaptığı açıklamada Baş Ekonomist'i Lewis Alexander'ın ABD Hazinesi'ne katılmak için bankadan ayrıldığını duyurdu.

Lewis Alexander, Obama Hükümeti'nin ABD Hazine Sekreteri Timothy Geithner'a danışman olacak.

Financial Times'ta bu haberi okuyunca baya şaşırdım. Önde gelen bir bankanın baş ekonomistinin Türkiye'de Hazine Müsteşarı veya Müsteşar Yardımcısı olduğunu düşünsenize... Ve bunun büyük bir bankacılık krizinden, örneğin 2001'den, hemen sonra olduğunu düşünün.

Türkiye'de bu tür transfer olayları çok sık yaşanmaz. Türkiye'de, Merkez Bankası, Hazine Müsteşarlığı, BDDK, TMSF gibi mali otoriteler yöneticilerini genellikle içeriden yetiştirmiştir.

2001 bankacılık krizinden hemen sonra Kemal Derviş, Dünya Bankası'ndaki görevinden istifa ederek yurda dönmüş ve Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı olarak atanmıştı.

Ve bir de Mehmet Şimşek var. Merrill Lynch'teki görevinden istifa ederek 2007'de Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı olmuştu.

Halbuki ABD'de bu tür transfer olayları çok sık olmuştur. Birçok Hazine Sekreterleri özel sektörden (özellikle Goldman Sachs'tan) transfer edilmiştir. ABD hükümetleri piyasa düzenleyencilerini, piyasaların tabiri caiz ise kurtlarından seçiyor olması aslında çok da mantıksız değil. Piyasanın aksaklığını, zamanında o piyasada risk almış ve şirketlerine para kazandırmış olan yöneticilerden daha iyi bilen yoktur. Haliyle ABD gibi mali piyasası gelişmiş olan bir ülke için bu tür bir yapılanma zorunlu hale geliyor.

Peki bu seferki transferin diğerlerinden farkı nedir?
Büyük bir bankacılık krizi yaşanmış, krizi yaratan bankaları kurtarmak için ABD vatandaşı için kutsal sayılan vergi gelirleri kullanılmış, bu yardımlar büyük tartışmalar yaratmış... Böyle bir ortamda hisse fiyatı 1 doları görmüş, bilançosu kuşa dönmüş olan bir bankanın Baş Ekonomisti Hazine Sekreteri'ne danışman oluyor. Yok daha neler...

Finansal Sistemler ve Doğurdukları Bankacılık Krizleri - ABD

Ekonomi yazılarında ve/veya sohbetlerinde "sistem" olarak tabir edilerek hakkında büyük bir gizemle bahsedilen mekanizma asıl itibariyle mali düzenden başka birşey değildir. Ülkeler mali piyasaları ile bu piyasaların oyuncuları arasındaki ilişkileri düzenler ve sistem denen sihirli algoritmayı böylelikle kurmuş olurlar. Sistemdeki kurgu aslında çok basittir; fon fazlası olan oyunculardaki bu fonlar mali piyasalar aracılığıyla fon ihtiyacı olanlara plase edilir. Kurulan algoritmadaki aksaklıklar krizlere sebep olabilen bir takım sonuçlar doğurur. Bu yazıda ABD finansal sistemindeki genel kurgu ve bu sistemden doğan bankacılık krizinin sebepleri incelenmiştir.

ABD Finansal Sistemi

ABD'deki finansal sistem bankaların komisyonculuğu ile sermaye piyasaları üzerinden döner. Kurumsal yatırımcılar ve tasarruf sahipleri yatırımlarını ağırlıklı olarak sermaye piyasalarında değerlendirir. Böyle bir kurguda riski alan tasarruf sahipleridir. Sermaye piyasaları da bu fonlarla reel sektörü finanse eder. Şirketler sermayelerini hisse senedi ihracıyla bulurken borçlanmalarını da tahvil çıkartarak sermaye piyasaları üzerinden yaparlar.


ABD'de olduğu gibi, sermaye piyasaları ağırlıklı finansal sistemlerde rating şirketlerinin önemi ve ratinglerin güvenilirliği çok büyüktür. Kimsenin bilmediği küçük şirketler bile rating şirketlerinden derecelendirilerek sermaye piyasalarından borçlanabilme imkanı elde ederken yatırımcılar da bu ratinglerle firmaları karşılaştırır ve yatırımlarını yönlendirirler. Sisteme ilişkin düzenlemelerde de risklerin göstergesi olan bu ratingler kullanılır; belirli bir ratingin altındaki kıymetlere emeklilik fonlarının yatırım yapamaması gibi...

2008 Bankacılık Krizi

Böyle bir sistemde fonlanma o kadar kolaydır ki girişimcilik (entrepreneurship) ve girişimci sermayesi (venture capital) denilen kavramlar dünyadaki en popüler ABD jargonlarından olmuşlardı. Kolay fonlanma balonu ilk olarak teknoloji firmaları üzerinde (InfoSpace, Globe.com, Amazon.com, Google, Yahoo, E-Bay...) şişti. Teknoloji firmalarının ağırlıklı olduğu "dot-com" borsası, Nasdaq, 1999 yılında %90 yükselmişti. İyi kötü tüm teknoloji firmalarına aşırı yatırım yapılmış ve bu firmalar aşırı borçlanmıştı.

ABD ekonomisi böyle bir ortamdayken, dünyada ekonomisindeki gelişmeler pek de olumlu değildi. Yaşanan Rusya ve Brezilya krizleri ABD merkez bankası FED'i de aksiyon almaya zorladı ve 1999 ortasından başlayarak peş peşe alınan kararlarla faizler 4.75'ten 6.50'ye çıkarıldı. Bu duruma dot-com hisselerin tepkisi çok büyük oldu ve teknoloji balonu patlayarak Amerikan ekonomisine ilk zararı verdi. Bu olay ve paralelinde yaşanan Enron davası gibi bir takım muhasebe yolsuzlukları ayrıca rating mekanizmasına duyulan güvenin da ilk kez sarsılmasına neden oldu.

Kaynak: FED

2001 yılındaki ilk sarsıntıdan sonra aman bu sarsıntı resesyona sebep olmasın diye bu sefer FED faizleri düşürerek piyasayı fonlamaya başladı.

[Burada artı olarak belirtmek gerekir ki bu tarz politika değişiklikleri her ne kadar arkalarında karışık analizler ve durum değerlendirmeleri barındırsa da geçmiş tecrüblerle ile alınacak basit kararlara paralellik gösterirler. Ne demek istiyorum? Her ülkenin geçmişte acı bir tecrübesi vardır. ABD için bu resesyon tecrübesidir. "Büyük Bunalım" diye anılan o yıllarda yaşanan resesyon Amerikan halkı için tarihi bir ders olmuştur. ABD'de ne zaman ekonomik büyüme rakamlarının yanında aşağı yönlü kırmızı ok gözükürse o zaman panik başlar. Ekonomik büyüme rakamlarının örneğin Almanya ve Türkiye için o kadar büyük bir önemi yoktur. Diğer taraftan Almanya için önemli olan enflasyon rakamıdır. Neden? Birinci dünya savaşı sonrasında el arabalarıyla ekmek alındığı, daha pahalı olan odun yerine kağıt paraların yakıldığı bir dönem yaşanmıştır da ondan. Halbuki biz Türkler yıllarca hiperenflasyonda yaşadık gıkımız çıkmadı. Bizim acı tecrübemiz de kurlar ile yaşandı. Bir develüasyon oldu bankalar battı, insanlar üzerlerine benzin döküp kendilerini yaktılar. O zamandan beri döviz kurları ekonomi üzerine alınan kararlarda en önemli donelerden birisi haline geldi.]

ABD'de yaşanan bu ilk dalgadan sonra düşen faizler ile firmalar tekrar aşırı fonlandı ve bu sefer de bir gayrimenkul furyası başladı. Fonlanan gayrimenkul firmaları ev yaptıkça bankalar ve finansman şirketleri de ipotek kredileri vermeye başladı. Faizler düşük olduğu için ipotek kredilerine talep büyük oldu. Gayrimenkul firmaları sermaye piyasalarından fonlandıkça ev yapıyor, onlar ev yaptıkça bankalar ipotek kredisi veriyordu. Bu döngüdeki tek sınır bankaların bilanço sınırıydı; verilen krediler özkaynakların yasal otorite tarafından belirlenen bir katını aşamaz! Ama sermaye piyasaları gelişmiş sistemlerde bu kısıtın da kolayı vardı. Bankalar bu kredilerini menkulleştirerek sermaye piyasalarında sattılar ve bu riskleri bilançolarından çıkarttılar. Rating şirketleri bu menkulleri derecelendirdi ve yatırımcılar (kurumsal yatırımcılar ve tasarruf sahipleri) da yatırımlarını bu ratinglere göre bu menkullerde değerlendirdi. Böylelikle çark dönmeye ve balon şişmeye devam etti.

İpotek furyası ile dot-com furyası arasında önemli farklılıklar vardır. Dot-com furyasında fonlanan verimsiz teknoloji firmaları yaşanan faiz dalgalanmasında batmış ve yatırımcısını da batırmıştı. İpotek furyasının ise üç ayağı vardır: Birincisi dot-com'a benzer şekilde verimsiz inşaat firmalarının aşırı borçlandırılması, ikinci ayağı bu konutların satışında yaşanan aşırı kredilendirme, üçüncüsü ise bu kredilerin menkulleştirilerek yatırımcıların bu kredilere yatırım yapması... Dolayısı ile olası bir dalgalanmada bu balonun patlaması sadece gayrimenkul firmalarını batırıp yatırımcısını da batırmayacaktı. Konut kredisi borçlusunu da ödeme güçlüğüne çekecek ve konut kredilerini batıracaktı. Batan krediler bunları finanse eden kredi finansman kuruluşlarını (Fannie Mae, Freddie Mac) da batıracaktı. Ayrıca menkulleşmiş batan kredilerin de fiyatları düşecek ve yatırımcısını (dünyadaki büyük yatırımcılar: bankalar) batıracaktı.

Keza aynen de öyle oldu. FED 2004'te başladığı faiz arttırımlarıyla şişen balonu patlattı. Patlayan balon gayrimenkul firmalarını, konut kredilerini, konut finansman şirketlerini ve başta yatırım bankaları olmak üzere bu menkullere yatırım yapan bankaları batırdı. En iyi ratingli menkullerin bile batması rating mekanizmasına olan güveni sıfırladı. Bu menkullerden global bazda kimin bilançosunda ne kadar olduğu bilinemediği için genel bir güvensizlik ortamı oluştu ve peşi sıra likidite krizi ortaya çıkmış oldu.

Peki böyle bir finansal sistemde oluşan ipotek kredisi kaynaklı bir kriz nasıl oluyorda global bir bankacılık krizine dönüşüyor? Dünya piyasalarının üçte birinden daha fazla bir büyüklüğe sahip bir ekonomide yaşanan bu krizin tabiki de etkisi lokal olmadı. Dört beş yıl çok güzel paralar kazandıran bu mekanizma başta bankalar olmak üzere dünyadaki bütün büyük yatırımcıların dikkatini çekti. Bankalar gerek ABD sermaye piyasaları üzerinden yatırımlarını oraya kanalize ederek, gerek de oluşturdukları iştirakleri ile doğrudan gayrimenkul finansmanı piyasasına girerek bu kâra ortak olmak istediler.