16 Ekim 2010 Cumartesi

Never Lose a Client

In early times of my university years, I went to a restaurant for a dinner with a friend of mine. We had never gone there before. We ordered our meals and enjoyed the ambiance when waiting. After a while they came. But what a shock. There was a tiny piece of hair in my plate. I raised my finger, called the waiter, showed the piece of hair and asked how this could have happened. The manager heard our conversation, came to us and said that he was terribly sorry about that and he replaced our meals with the new ones. We thought to leave at first but at that time of the day it was not easy to find a table at another restaurant. We decided to stay and started to wait for the second turn. The second party came really fast with extra plates of salad, snacks, and deserts. After them they served us tea without asking. We really enjoyed the meal, they were quite delicious. And then we asked the bill to pay. The manager came to our table. He said again that he was terribly sorry about the problem; he found the reason and took corrective action to never let it happen once again. And he said we don't have to pay anything for that night in return of their apologies. We left the restaurant with good feelings even after that horrible mistake. That place became my favorite restaurant during my university years.

In most of the cases we lose a client when a problem occurs. I personally believe that each problem is a chance to turn it all around. Of course it has to be managed well. It gives us an opportunity to notice the defects in our process. It gives us a chance to improve ourselves. And it gives us a chance to show our clients how kindly we could handle a problem. Each well managed problem we had with customers is one step forward to customer loyalty.

2 Haziran 2010 Çarşamba

Gazze Barış Harekatı (!) : Recep Tatile Çıksın

1974'te Kıbrıs ile ele geçirilen benzer bir fırsat fiyaskoyla sonuçlanmış ve Türk diplomasisinin başarısızlığı yıllar sonra AB müzakere sürecinde önümüze çıkarılmıştı. Daha da çıkarılır... Bu sefer kriz iyi yönetilecek mi yoksa ileride önümüze çıkarılacak yeni bir malzeme mi vereceğiz merak ediyorum. Gerçekten hayırlı olsun!

16 Ocak 2010 Cumartesi

Avrupa Birliği Tarihi ve Geleceği

Dünya'nın en büyük entegrasyon hareketi olan Avrupa Birliği, 27 üye ülkeden oluşan ve özetle; insan, eşya, hizmet ve sermayenin üye ülkeler arasında serbestçe dolaşımına izin verildiği çokuluslu bir oluşumdur. Bu oluşum, kapsamı itibariyle teoride yer alan entegrasyon modellerinin önüne geçmiş, bu anlamda literatüre yeni kavramlar kazandırmış ve kazandırmaya devam etmektedir. Günümüzde halen onaylanma aşamasında olan Lizbon Antlaşması ile Avrupa Birliği'nin gelecekte alacağı konumu daha iyi öngörebilmek için birliğin tarihini bilmek ve amacını anlamak gerekmektedir.


Ondokuzuncu yüzyılın sonlarında, Avrupa ülkeleri sanayileşme ile artan üretimlerini yabancı ülkelere satarak pazarlarını genişletme kaygısına düşmüşlerdir. İtalya, İngiltere ve İspanya gibi sömürgeci ülkeler mallarını sömürgelerine satabilmiş ancak sanayisi gelişmiş olan Almanya gümrük duvarlarından kurtulamamıştır. Gümrük kapılarının açılmasını sağladığı için büyük emperyal güçlerin pazar daralmasından kurtulmalarının tek çaresi o yıllarda savaş olmuştur. Bunun sonucunda yirminci yüzyılın başlarında Avrupa kıtası, Almanya'nın başrol oynadığı iki büyük savaş yaşamıştır. Vitrinde her ne kadar başka sebepler olsa da perde arkasında iki savaş da paylaşım savaşı olmuştur. Bu savaşlarda büyük zulümler yaşanmış, binlerce insan hayatını kaybetmiş, sanayi kalkınması durmuş ve kıtanın yüzde sekseni tabiri caizse yerle bir olmuştur. Pazarlarını genişletmek isteyen dev Avrupalı güçler; savaşların sonucunda küçülmüş, Sovyetler Birliği'nin Doğu Almanya'nın kontrolünü eline geçirmesiyle, Sovyetler Birliği ile komşu olmuşlardır. Kapitalist sistemin en önemli kıtası Avrupa'nın yarısı sosyalist bir sistem ile yönetilmeye başlamıştır. Bu yıllardan itibaren yaşanan soğuk savaş Avrupa'nın entegrasyonunu hızlandırmıştır. Batıda Amerika Birleşik Devletleri, doğuda ise Rusya gibi iki büyük gücün arasında kalan Avrupalılar, pazar daralmasını savaş ile çözmeye çalışmanın nelere mal olduğunu öğrenmiş ve güçlerini birleştirme kararı almışlardır.

Fransa, İtalya, Belçika, Hollanda, Lüksemburg ve Almanya'dan oluşan altı ülke 1951 yılında imzaladıkları Paris Antlaşması ile Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu'nun temellerini atmışlardır. Yapılan antlaşmaya göre bu iki sektörde hiç bir devlet neyi, nerede, ne kadar üreteceğine ve kaça satacağına kendi başına karar veremeyecek, bu kararlar üye ülkelerce oluşturulan bir konsorsiyum ile merkezde alınacaktır. Böylelikle o günün koşullarında savaş sanayisinin ham maddesi çelik ile tek enerji kaynağı kömürün kontrolü sağlamış ve barış garanti altına alınmıştır. Bu topluluğa üye ülkeler, birlikteliği daha da genişletmek amacıyla 1957 yılında Roma Antlaşması'nı imzalamışlardır. Roma Antlaşması ile 1958 yılında Avrupa Ekonomi Topluluğu ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu adında iki birlik daha kurulmuştur. Amerika Birleşik Devletleri'nin Japonya'ya attığı atom bombasından sonra Avrupalılar bu sektörü de Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu ile kontrol altına alarak barışı korumayı amaçlamışlardır. Avrupa Ekonomi Topluluğu ise çelik, kömür ve atom sektörlerindeki iş birliğinin uzun vadede tüm sektörlere yayılmasını ve böylelikle üye ülkeler arasında gümrük birliğine geçilmesini amaçlamıştır.

8 Haziran 1959 tarihinde Türkiye Brüksel Büyükelçisi Rıfkı Rüştü Zorlu'nun haber vermesi ile Yunanistan'ın Avrupa Ekonomik Topluluğu'na girmek için resmen başvurduğu öğrenilmiş ve bunun arkasından Ankara'da hazırlıklar başlatılarak 31 Temmuz 1959 tarihinde Türkiye'nin birliğe girme başvurusu resmen yapılmıştır. Eylül ayında Avrupa Ekonomik Topluluğu, Türkiye ve Yunanistan'ın başvurularını kabul etmiş ve genişlemek için ilk kez bu ülkeler ile görüşmelere başlamıştır. Ancak Türkiye'nin kalkınma düzeyinin tam üyeliğin gereklerini yerine getirmeye yeterli olmadığı topluluk tarafından bildirilmiş ve tam üyelik koşulları gerçekleşinceye kadar geçerli olacak bir ortaklık anlaşması önerilmiştir. Bu kapsamda 12 Eylül 1963 yılında Ankara Antlaşması imzalanmıştır. Ankara Antlaşması, Türkiye'nin Avrupa Ekonomik Topluluğu'na geçiş sürecini; hazırlık dönemi, geçiş dönemi ve nihai dönem olmak üzere üç aşamada kurgulamış ve geçiş döneminin sonunda gümrük birliğine geçilmesini öngörmüştür. Ayrıca bu dönemde 1967 yılında yapılan Füzyon Antlaşması ile Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu, Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu ve Avrupa Ekonomik Topluluğu adındaki üç topluluk birleştirilmiş ve Avrupa Toplulukları adını almıştır. 1969 yılında Lahey Zirvesi'nde topluluğa girme başvuruları kabul edilen İngiltere, Danimarka ve İrlanda'nın, Avrupa Toplulukları'na tam üyelikleri 1972 yılında kabul edilmiş ve böylelikle topluluğun ilk genişlemesi gerçekleştirilmiştir. Aynı dönemde Türkiye'nin hazırlık dönemi sonlanmış ve 1973 yılında imzalanan Karma Protokol ile geçiş dönemine resmen geçilmesi sağlanmıştır.

1970'lerde dünyada yaşanan iki büyük petrol krizi ile Avrupa Toplulukları'nın entegrasyon süreci yavaşlamıştır. Ayrıca bu döneme kadar Türkiye ile Avrupa Toplulukları arasındaki sorunlar ekonomik boyutta iken 1981 yılında Yunanistan'ın onuncu üye ülke olarak topluluğa katılması ile sorunlar siyasi bir boyut da kazanmıştır. 1980'lerin ikinci yarısında Portekiz ve İspanya topluluğa dahil olmuş ve Türkiye'nin dondurulan geçiş dönemi görüşülerek ilişkilerin tekrar başlatılması sağlanmıştır.

1992 yılında üye ülkeler arasında imzalanan Maastricht Antlaşması ile ortak pazara geçilmiş ve topluluğun adı Avrupa Birliği olarak değiştirilmiştir. Üye ülkeler arasında insanların, malların, hizmetlerin ve sermayenin serbestçe dolaşımına imkan veren ortak pazara geçişten sonra ortak paraya yani Euro'ya geçiş gündeme gelmiş ve bu süreç on yıllık bir plana bağlanmıştır. Ayrıca 1990'larda geliştirilen ilişkiler sonucunda 1996 yılında Türkiye ile Avrupa Birliği arasında gümrük birliği yürürlüğe girmiştir. Bazı istisnalar ile Türkiye ile Avrupa Birliği arasında malların serbestçe dolaşımı sağlanarak geçiş dönemi sonlandırılmış ve son aşama olan nihai dönem başlatılmıştır.



1995 yılında Avusturya, Finlandiya ve İsveç'in de katılımıyla onbeş üyeye ulaşan Avrupa Birliği 2002 yılında; İngiltere, Danimarka ve İsveç dışındaki tüm üyeleri ile birlikte ortak para olan Euro'ya geçmiştir. 2004 ve 2007 yıllarındaki genişlemeler ile toplam 27 üyeye ulaşan Avrupa Birliği'nde günümüzde 16 ülke ortak para kullanmaktadır.

Gümrük birliğinden sonra ortak pazar ve ortak para kavramları ile literatüre yeni entegrasyon modelleri kazandıran Avrupa Birliği'nin bundan sonraki adımı Lizbon Antlaşması'ndan da görüldüğü üzere siyasal birliktir. Lizbon Antlaşması'nın onaylanmasından sonra, üye ülkelerin altışar aylık dönüşümlü başkanlık yaptığı yönetim sistemi yerine, üye ülkelerin oy birliğiyle atayacakları Avrupa Birliği Konseyi Başkanı'nın iki buçuk yıllık süre için başkanlık yapacağı bağımsız bir yönetim sistemine geçilecektir. Ayrıca dış politikada tek sesliliği sağlamak için Avrupa Birliği Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi atanacak ve bu temsilci dışişleri bakanı statüsünde birliğin dış ilişkilerini tek elden yürütecektir. Avrupa Birliği'nin geleceği kurgulanırken, amacın daha görünür bir siyasi kimlik ve daha merkezi bir yönetim olduğu görülmektedir. Bir anlamda günümüzde geleceğin belki de Avrupa Birleşik Devletleri'nin temelleri atılmaktadır.

Avrupa'da bunlar yaşanırken, dünyanın diğer bölgelerindeki ülkelerin de güçlerini birleştirme yoluna gitmesi ve bunun sonucunda Asya ve Pasifik Ekonomik İşbirliği, Güney Doğu Asya Ulusları Birliği ve Kuzey Amerika Serbest Ticaret Bölgesi gibi diğer önemli entegrasyon hareketlerinin, Avrupa Birliği'nin açtığı bu yolda ilerleyerek daha da önemli bir konuma gelmesi mümkün gözükmektedir. Hatta gelecekte ülkeler yerine ülkeleri temsilen tek ağızdan bu birliklerin masaya oturarak karşılıklı işbirliği yapması ve bunun sonucunda dünyanın global bir köye dönüşmesi hiç de uzak gözükmemektedir.

Aralık 2009
Ömer Kara

30 Haziran 2009 Salı

Satılık Gitar :)

Almanya'dayken verdiğim ikinci el gitar ilanı...
Gitarsızlığa 3 ay dayanabilmiştim ve internetten 35 euroya bu gitarı almıştım. Dönerken de sattım. Güzel gitardı...

29 Haziran 2009 Pazartesi

Analysis of Shift System in Call Centers

Call centers are one of the best areas where the efficiency of shift management can be easily and accurately measured.

First of all, average number of inbound agents logged in the system should be retrieved from the system for each half-an-hour in a day. The days for the sample should be selected considering the abnormal situations in order to eliminate the negative impact of any seasonality effect in a period. Two different analyses, one for the workdays and the other for the weekends are also suggested. The timing of lunch time and shifts would be shown as follows. The effect of lunch time and different shifts should be figured out clearly as follows.

The second step should be implementing the number of calls in the figure. The data of in-coming calls and answered calls should be retrieved from the system related to the same days in the sample. Due to the lunch break effect; an increase in the number of in-coming calls and a decrease in the number of answered calls should be seen as follows.

Another way to interpret the same information in a more clear way is to use abandon call ratio in stead of number of in-coming and abandon calls. It would also make this analysis comparable with the sector.

After plugging the sector’s and the company’s own average, the inefficient local peaks should be highlighted as follows.

The result of this analysis would also give some cues about the solution of the problem.

The interpretation would show that the inefficiencies may be eliminated with some little rearrangements in the lunch time, start time or end time of current shifts resulting in decreasing the average percentage of abandon calls.

21 Haziran 2009 Pazar

Sex Appeal in Advertising

























The product is macaroni in this case. The target customers are assumed to be women, who are again assumed to be low elaborated due to the limited information processing, limited time spending, automatic and shallow thinking of this product. Moreover, apparently there is a sex appeal here in this print ad. I think there is no source credibility nor attractiveness because the picture is not related to the product or its usage at all. Nevertheless, there is a little cue about the neutrality of the product, which may be to say “it is as neutral as vegetables”. Furthermore the sex appeal may serve the hedonistic content of the target group. As a result, the strategy seems to be peripheral route which is quite appropriate for the low elaborated target.

Application Letter

Okuldayken ödev gereği hazırladığım başvuru mektubu...

























ODTÜ 4. Yurt
414/3, 06531
Çankaya/ANKARA

April 9, 2007

Mr. Sertaç Erenmemisoğlu
Manager of Human Resources
OPET Petrolcülük A.S.
Bulgurlu Mah. Sarıgazi Cd.
No:47, 34696
Üsküdar/İSTANBUL

Dear Mr. Sertaç Erenmemişoğlu:

I am writing to apply for the post of “Finance Assistant Hiring”, which was advertised in Hürriyet İnsan Kaynakları on 18 March 2007. I have had a three-month work experience as an intern at OPET last summer. Moreover, I have taken several finance- and accounting-related courses at the university. Besides, I have a special interest in the fuel oil sector. Therefore I believe that I am appropriate for the Finance Assistant position that you are looking for.

I will be graduated from the Department of Business Administration at Middle East Technical University by June, 2007. During my bachelor in METU, and my exchange program in the University Paderborn, in Germany, I have participated in many activities and panels about some specific finance topics. Furthermore, I have prepared a seminar paper about consumption tax and its influences on investments. In addition, while taking part in METU Young Entrepreneurs Club activities, I have improved my interpersonal skills, leadership skills, and ability to work in a team. In addition to all, my experience on OPET culture will help me add value to OPET.

Since I have the necessary qualifications for the position and have the experience at the company, I would like to be a member of OPET Family. As we have arranged before, our interview is on April 9, 2007 at 10:15 AM, at your office. Please let me know, in case of a change in time and place. I will always be
available at 053XXXXXXXX.

Sincerely yours,

Ömer Kara

Enclosure: Résume

20 Haziran 2009 Cumartesi

Afişler

Eskileri karıştırırken Genç Girişimciler Topluluğu için tasarladığım web sitesi ve aktivite afişlerinden bir kaçına rastladım. Nostalji oldu, geçmişi yad edelim.












Sonundaaa...

Sonunda yüksek lisans bitirme projem...


28 Mayıs 2009 Perşembe

Forum İstanbul 2009

"Yarının kurulması - Hedef 2023" sloganı ile yola çıkan Forum İstanbul toplantılarının 8.'si bugün itibariyle başladı. "Dünya Finansal ve Ekonomik Krizinden 2023 Türkiye'sine" konulu iki günlük paneller zincirinin ilk gününe katılma fırsatım oldu.
----------------------------------------
Forumun açılış konuşmasını yapan Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Ali Babacan'ın konuşmasında 3 nokta önemliydi. 
1- 2023 yılında Türkiye dünyanın en büyük ilk 10 ekonomisi arasında girecek.
2- Türkiye, Avrupa Birliği'ne tam üyelik yolunda emin adımlarla ilerliyor. İlerlemede sorun yok ancak hızını tartışabiliriz.
3- İçinde bulunduğumuz kriz sona erdiğinde iki faktör Türkiye için büyük avantaj yaratacaktır: Birincisi dış borç. Krizin sona ereceği gün Türkiye en az borçlu ülke olacak ve bu da büyüme trendinde büyük avantaj sağlayacak. İkincisi kârlı bankalar. Bugün dünyada bankalar zarar ettiği için krizin sona ereceği gün büyümeyi ateşleyecek sağlam finansal kurumların eksikliği duyulacak. Ancak Türkiye için bu sözkonusu değil, kârlı bankalarımız kriz sonrasında büyümeyi körükleyecek.
----------------------------------------
Açılış konuşmalarından sonra yapılan paneldeki ilk konuşmacı Prof. Dani Rodrik oldu. Rodrik'in konuşması gayet bilgilendirici ve faydalı oldu.
- Kriz iki faktörün bir araya gelmesi ile meydana gelmiştir. Bunlardan birisi likidite bolluğu diğeri ise denetim eksikliğidir. Aslında likidite bolluğu kötü birşey değil aksine arzulanan bir durumdur. Denetim eksikliği de netice itibariyle icradaki eksiklik kadar hayati değildir. Ancak her ikisi bir araya geldiğinde bu büyüklükte bir krize neden olabilecek kadar hayati olmuştur.
- Bu kriz nasıl atlatılır:
1- Finansal piyasalara ilişkin düzenlemelerin derinleştirilmesi ve örneğin hedge fonları da kapsaması gerekmektedir.
2- Aşırı dış ticaret fazlası veya aşırı değersiz para birimi (undervalued currency) gibi anomalilere çekidüzen verilmelidir.
3- Küresel yönetişim geliştirilmelidir. Dünyanın tecrübe ettiği bu krizde anlaşılmıştır ki ülkeler için kredide etkin ve uluslararası bir son merci, IMF'e rağmen, bulunmamaktadır. Bu kapsamda uluslararası etkin çalışan bir merci kurulmalıdır.
- Türkiye için krizin reçetesi dış borçlanmanın azaltılması ve iç tasarrufun arttırılmasıdır. Bu kapsamda içsel dönüşüme dayalı büyüme modeli geliştirilmelidir. Bunun başarılı örnekleri Çin, Hindistan, Japonya ve Güney Kore'de yaşanmıştır. 
----------------------------------------
Paneldeki diğer bir konuşmacı Kemal Derviş'ti. Özellikle krizin sebepleri konusunda çarpıcı tespitleri oldu.
- Krizden önceki yıllarda otoritelerin çok azı sistemdeki denetim açığının farkında idi.  Bunun tek nedeni otoritelerin genellikle kamu kökenli piyasada çalışmamış olmalarıdır. [Bu konu aslında bir itiraf niteliğinde idi. Önceki bir yazımda piyasada çalışan profesyonellerin kamuya transferleri konusuna değinmiştim. Bunun ne kadar önemli olduğunu bir kez daha görmüş olduk.]
- Risk modellemeleri matematisyenler tarafından yapıldı. Sosyal bilimci, iktisatçı olmak matematikçi olmaktan farklıdır, sağ duyu eksikliği bu krizin çıkmasında önemli faktörlerden birisidir.
- Tasarruf çok önemli, tasarruf olmazsa büyüme geçici olur. Bu anlamda bir yönüyle de alışkanlıkları değiştirmek gerekir. Hindistan tasarrufu arttırmayı başarmıştır.
----------------------------------------
Diğer panelist Ege Cansen'in çok güzel tespitleri vardı.
- Milli gelirin bir kısmı tasarrufa dönüşür. Tasarrufun bir kısmı da yatırıma dönüşür. Yatırım da milli serveti arttırır. Örneğin 100 birimlik milli gelirin 20'si tasarrufa dönüşse, bu 20'nin yarısı yatırıma dönüşse milli servet 10 birim artar. Ancak son yıllarda Türkiye'de milli servetin artış hızı o kadar yüksek oldu ki, böyle bir oran ne milli gelirin tasarrufa dönüşmesinde ne de tasarrufun yatırıma dönüşmesinde yaşandı. Milli servetin bu kadar artmasının sebebi varlık fiyatlarındaki artış oldu. Varlık fiyatlarındaki bu enflasyon çok tehlikeli ve geçicidir.
- Borsaya bakıyorum en fazla kazanan %21 kazanmış, ortalamaya bakıyorum ortalam %7 kazanmış. Bir hesap yapıyorum bir kişinin %21 kazanması ve ortalamanın %7 çıkması için 7 kişinin %5 kazanması gerekiyor. Yani kapitalist sistemde 1 kurnaza 7 aptal düşüyor. Sonra bu aptallardan birisi ben neden %2 kaybedeyim diyor ve daha da risk alıyor. Bu kurnazların sayısı ne zaman aptallara yaklaşırsa işte o zaman kriz çıkıyor. 
- Türkiye'nin kriz reçetesi büyümenin altında reel faiz ve sıfır cari açıktır. Reel faizin büyümenin üstüne çıkmaması ve cari açığın sıfır veya artı-eksi yüzde birlerde seyretmesi gerekmektedir.

24 Mayıs 2009 Pazar

Bankalarda Operasyonel Skandallar - Société Générale

Bankacılık sektörünün en büyük operasyonel skandalı; 3. Napolyon tarafından kurulmuş, 150 yıllık geçmişiyle köklü bir Fransız bankası olan Société Générale’de 2008 yılının başında yaşanmıştır. 2007 yılında “The Banker” dergisi tarafından Avrupa’nın en iyi türev piyasası işlemleri yapan bankası seçilen Société Générale; bir personelinin bu piyasada yanlış pozisyon alması nedeniyle 2008 yılı Ocak ayında 4,9 milyar Euro zarar ettiğini açıklamıştır. Büyük pozisyonların zarar yazılarak kapatılması, finansal krizin ayak seslerinin duyulduğu o günlerde tüm piyasalarda şok satışlara sebep olmuş ve Amerikan Merkez Bankası 75 baz puan faiz indirimine gitmek zorunda kalmıştır. Etkileri ile sınırları Fransa’yı aşan bu olay bir personel tarafından gerçekleştirilen en büyük operasyonel skandal olarak tarihe geçmiştir.

4,6 milyar Euro tutarındaki tarihi zararın baş mimarı olan Jerome Kerviel, 2000 yılında üniversiteden mezun olduktan sonra Société Générale’in yatırım ünitesinde destek ve kontrol personeli olarak göreve başlamıştır. Kerviel, bankada kontrolör olarak çalışırken aynı zamanda yüksek lisansını da tamamlamış ve 2005 yılında Delta 1 olarak adlandırılan, piyasaların geleceğini öngörerek büyük finansal operasyonlar ile bankanın kaynaklarını yöneten ekibe trader olarak transfer olmuştur. Çevresi tarafından hep başarılı olmak isteyen hırslı bir çalışan olarak tanınan Kerviel, Delta 1 ekibinde üstlerinden habersiz riskli pozisyonlar almaya başlamıştır. 2005 yılında yaptığı ilk yetkisiz işlem ile bankaya 500.000 Euro kazandırmış, bu olay Kerviel’in kendisine güvenini daha da arttırmıştır.

Kerviel, 2007 yılı sonuna kadar yetkisiz işlemlerini sürdürmüş ve kâr etmeye devam etmiştir. Olayın açığa çıkmasından sonra yapılan incelemede Kerviel’in 2007 yılı içerisinde toplamda 1,4 milyar dolar kâr ettiği ortaya çıkmıştır. Bu noktada Société Générale’in en önemli hatasının, son yıllarda hızla büyüyen yatırım faaliyetlerini kontrol etmekte yetersiz kalması ve bu yöndeki uyarıları göz ardı etmesi olduğu görülmüştür. Bankanın 2006 yılında tüm bankacılık işlemlerinden elde ettiği kârın yarısı yatırım işlemlerinden kaynaklanmış, bu yüksek kâr ise bu ünitenin sıkı bir şekilde denetlenmesi konusundaki motivasyonu azaltmıştır. 2007 yılının Mart ayında Fransa Bankacılık Komisyonu, yaptığı incelemelerden sonra bankanın iç denetim mekanizmasının güçlendirilmesini istemiş ve özellikle Delta 1 ekibinin iyi bir şekilde denetlenmesi gerektiğini belirtmiştir. Société Générale’in bu uyarıları dikkate almayarak büyük kârlar karşısında bu ünitedeki kontrol zayıflığına göz yumduğu iddia edilmiş ve banka ağır şekilde eleştirilmiştir. Olayın detaylarının ortaya çıkması ile mudilerin bankaya olan güveni ciddi şekilde zedelenmiş ve banka 22,5 milyon müşterisine tek tek mektup yazarak özür dilemek zorunda kalmıştır.

Daha önceden destek ve kontrol biriminde çalışan Kerviel, trader olmadan önce işlemlerin operasyonel süreçlerinin gerçekleştirildiği arka ofiste işlerin hangi kontroller ile nasıl yürütüldüğünü çok iyi öğrenmiştir. Bu tecrübesi Kerviel’e, trader olarak işlem yaptığı sürece zayıf kontrolleri aşması konusunda yardımcı olmuş ve Kerviel yetkisiz işlemler ile aldığı riskleri sahte hesaplar açarak gizlemiştir. Yapılan incelemelerde Kerviel’in tüm bu işlemleri yaparken bazı arkadaşlarının bilgisayarına izinsiz olarak girmiş ve onlar adına gereken onayları vermiş olduğu tespit edilmiştir. Société Générale’de kullanıcı şifrelerinin belirli zaman zarfında değiştirilme zorunluluğunun olmaması sistem güvenliğinde büyük bir kontrol zafiyetine sebep olmuştur.

Sahte işlemler yapılarak gizlenen pozisyonların tespit edilmesindeki en önemli kontrol noktalarından bir tanesi de personellerin düzenli olarak izine çıkartılmasıdır. Birçok bankada her personel için yılda en az bir defa yedi gün kesintisiz olarak tatil yapma zorunluluğu getirilmiştir. Personele verilen bir haftalık zorunlu iznin tek sebebi personel tarafından gizlenen suistimallerin açığa çıkmasını sağlamaktır. Suistimal yapan personel gizlediği işlemleri izinli olduğu süre boyunca gizleyemeyecek ve bu tür olaylar büyümeden ortaya çıkartılabilecektir. Yapılan incelemede Kerviel’in son 8 ay içerisinde 7 gün kesintisiz olarak izin yapmadığı ve bu konuda da Kerviel’in yöneticisinin İnsan Kaynakları Bölümü tarafından bir kez ikaz edildiği ancak bu uyarıyı ciddiye almadığı tespit edilmiştir. Şifre değiştirme ve bir hafta kesintisiz izin zorunlulukları gibi kontrol noktaları her ne kadar küçük ve önemsiz gibi görülse de buralarda yaşanan eksiklikler bir araya gelince büyük kontrol zafiyetleri meydana getirmekte ve sonucunda Société Générale’de yaşandığı gibi büyük skandallara neden olabilmektedir.

16 Mayıs 2009 Cumartesi

4 Mayıs 2009 Pazartesi

Türk Bankacılık Sektörü'nün Operasyonel Kayıpları*

Türkiye’deki bankalarda en sık yaşanan operasyonel kayıp vakalarından birisi personel suistimalleridir. Zimmet suçu şeklinde gerçekleşen personel suistimalleri sonucunda oluşan maddi zarar genellikle banka tarafından karşılanmaktadır. Örneğin 13 Mart 2008 tarihli Hürriyet Gazetesi’nde çıkan bir haberde; Samsun’da özel bir bankanın şubesinde çalışan bir personelin, çeşitli müşterilerin hesaplarından 13 milyon doları zimmetine geçirerek kayıplara karıştığı bildirilmiştir. Benzer şekilde 17 Mart 2009 tarihinde Şekerbank, Antalya Gazipaşa Şubesi’nde görev yapan bir personelin aleyhinde 1,5 milyon lirayı zimmetine geçirdiği iddiasıyla dava açmıştır. Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu’nun 2008 yılında Ziraat Bankası üzerinde yaptığı inceleme sonucunda zimmet suçlarının boyutunun 10 milyon 203 bin liraya ulaştığı açıklanmıştır. Tüm bu olaylarda oluşan zararlar banka tarafından karşılandığı gibi olayın niteliği itibariyle oluşan itibar kaybının somut sonuçları ölçülememektedir.

Personel suistimallerine paralel olarak bankalarda sıklıkla yaşanan diğer operasyonel kayıplar dış kaynaklı vakalardan kaynaklanmaktadır. Dış etkenler olarak tabir edilen bu tür operasyonel riskler genellikle banka soygunu, internet ve kredi kartı dolandırıcılığı şeklinde gerçekleşebilmektedir. Emniyet Müdürlüğü Ana Komuta Kontrol Merkezi Daire Başkanlığı verilerine göre Türkiye’de 2006 yılı içerisinde 202 adet banka soygunu meydana gelmiştir. Diğer taraftan internet bankacılığı ve kredi kartı kullanımının yaygınlaşması ile bu alanlarda yaşanan dolandırıcılık olaylarında da ciddi oranlarda artış meydana gelmekte olup, olayların sonucunda oluşan maddi zararlar bankalar tarafından karşılanmaktadır. Örnek olarak Ziraat Bankası Ankara Konutkent Şubesi’nin ATM'sinde 30.03.2008 tarihinde bir dolandırıcılık olayı meydana gelmiş ve sonucunda banka müşterisi maddi zarara uğramıştır. Asıl itibariyle söz konusu suç üçüncü şahıs veya şahıslar tarafından gerçekleştirilmesine karşın açılan dava sonucunda gerekli tedbirleri almadığı gerekçesi ile Ziraat Bankası kusurlu bulunmuş ve zararın tazmini ile cezalandırılmıştır.

Dış kaynaklı diğer operasyonel riskler ise deprem, yangın gibi doğal felaketler ve terör saldırılarıdır. 17 Ağustos 1999 depreminde Marmara Bölgesi’ndeki birçok banka şubesi hasar görmüş ve faaliyetlerinde kısa süreli de olsa bir takım aksamalar meydana gelmiştir. Örnek olarak Akbank’ın 1999 yılındaki deprem felaketinden etkilenen 17 şubesinden sadece 12’si tekrar açılabilmiştir. Benzer şekilde Garanti Bankası’nın Adapazarı ve Gölcük şubeleri kullanılamaz duruma gelmiş, İzmit, Gebze ve Yalova şubelerinde veri aktarım problemleri yaşanmıştır.


Türk Bankacılık Sektörü’nün acı ile tecrübe ettiği diğer önemli bir operasyonel risk vakası ise 2003 yılında İstanbul’daki terör saldırıları ile yaşanmıştır. 20 Kasım 2003 tarihinde HSBC Bankası’nın yaklaşık bin personelinin çalıştığı Genel Müdürlük binasına bomba yüklü bir araç ile intihar saldırısı düzenlenmiştir. Bu saldırı ve akabinede gerçekleştirilen saldırılar sonrasında İstanbul Menkul Kıymetler Borsa’sında işlemler durdurulmuştur. HSBC ve CitiBank’ın Türkiye genelindeki tüm şubeleri güvenlik gerekçesiyle bir gün süreyle kapatılmıştır.

* İmar Bankası vakasının, birçok kaynakta Türkiye tarihinde yaşanmış en büyük operasyonel risk skandalı olarak belirtilmesine karşın asıl itibariyle yaşananların operasyonel kayıptan ziyade banka sahipleri ve yönetimi tarafından işlenen büyük bir organize dolandırıcılık suçu olduğu bilinmektedir. Üst düzey yönetim tarafından yapılan yönlendirmeler ile yasa dışı faaliyetlerde bulunmak ve banka kayıtlarını manipüle ederek düzenleyici otoriteye kasıtlı olarak yanlış raporlamalar yapmak suretiyle bu faaliyetleri örtbas etmek hiçbir operasyonel risk unsuru ile açıklanamamaktadır. Bu sebeple İmar Bankası vakasının operasyonel riske iyi bir örnek teşkil etmediği düşünülmüş ve bu çalışmada İmar Bankası vakasına yer verilmemiştir.

27 Nisan 2009 Pazartesi

6. Önlem Paketi ve Kredi Garanti Fonu

Referans Gazetesi'nin bugünkü haberine göre; finansal krizin etkilerinin azaltılması amacıyla çalışmaları devam eden hükümetin 6. Önlem Paketi'nde Kredi Garanti Fonu'nun etkin kullanımı da yer almaktadır. Bu kapsamda Kredi Garanti Fonu, bankaların şirketlere vereceği kredinin yüzde 60'ına kefil olacağı ve bu amaç için 1 milyar liralık kaynak ayrılacağı belirtilmektedir. Ayrıca Fon'nun bu kaynak ile yaklaşık 10 milyar liralık krediye kefalet verebileceğinin tahmin edilmektedir.

BDDK verilerine göre 2008 Aralık ayı itibariyle Türk Bankacılık sektörünün şirketlere kullandırdığı kredilerin 250 milyar lira olduğu gözönüne alındığında bu paketin toplam ticari krediler üzerindeki etkisinin %4 kadar olacağı söylenebilir. 2009 yılında öngörülen sıkışıklık için iyi bir rahatlama olacaktır.

Ref 1: http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=121690
Ref 2: http://www.bddk.org.tr/websitesi/turkce/Raporlar/Finansal_Piyasalar_Raporlari/6320Finansal_Piyasalar_Raporu_Aral%C4%B1k_2008.pdf

25 Nisan 2009 Cumartesi

17 Nisan 2009 Cuma

Bankalarda Operasyonel Skandallar - Allied Irish Banks

Tarihte önemli operasyonel skandalların bir diğeri de Allied Irish Banks (AIB) adındaki bir İrlanda bankasında yaşanmıştır. İrlanda’nın en köklü üç bankasının birleşmesi ile 1966 yılında kurulan AIB; 2002 yılında, merkezi ABD’nin Baltimore şehrinde bulunan Allfirst adındaki iştirakinin Hazine Bölümü’nde yaşanan bir suiistimal sonucunda 691,2 milyon dolar kaybettiğini açıklamıştır. Olayın açığa çıkmasının ardından 2003 yılında Allfirst, M&T Bank Corporation adındaki bir bankaya satılmış ve sonucunda üst düzey yöneticiler dahil olmak üzere yaklaşık 1.200 Allfirst çalışanı işinden olmuştur. Yapılan incelemelerde, bir çalışanın neden olduğu böylesine büyük bir olayın ardında önemli yönetsel hataların ve zayıflıkların olduğu tespit edilmiştir.

Geniş şube ağlarına sahip üç büyük ticari bankanın birleşmesi ile kurulmuş olan AIB’de yaşanan bu suiistimalin en önemli sebeplerinden bir tanesi bankanın ve suçun işlendiği iştirakinin tecrübesinde ve yapısal kurgusunda gizlidir. Baltimore gibi bir liman kentinde faaliyet gösteren Allfirst’ün müşteri portföyü, denizaşırı ticaret yapan ve sonucunda kur riski alan büyük firmalardan oluşmaktadır. Dolayısı ile Allfirst’ün işlemlerinin büyük bir bölümü, müşterilerin kur riskini azaltan karmaşık hazine ürünlerinden oluşmaktadır. Diğer taraftan kısıtlı büyüklükteki hazine işlemleri ile yıllarca ticari bankacılık yapan ve yöneticilerinin de sadece bu konuda deneyimli olduğu AIB gibi bir bankanın böylesine büyük hazine işlemleri yapan Allfirst gibi bir bankayı satın alması, çok yakından yönetilmesi gereken büyük bir risktir. Ancak bu risk iyi yönetilememiş ve vahim sonuçlar doğurmuştur.

1993 yılında John Rusnak adında bir trader, AIB’nin Baltimore’daki iştiraki olan First Maryland Bancorp’ta (1999 yılında Allfirst adını almıştır) çalışmaya başlamıştır. Kariyeri boyunca çeşitli bankaların yabancı para (FX) işlemler ofisinde çalışmış olan Rusnak, Allfirst’e girerken farklı stratejiler geliştirerek FX piyasalarındaki arbitrajdan faydalanacağını vaat etmiştir. Buna karşılık kompleks opsiyonlar yerine yenin dolar karşısında değer kazanacağı varsayımı ile tek bacaklı basit spot ve forward işlemler yapmış, karşı bacağında opsiyon işlemleri yaparak pozisyonunu hedge etmemiştir. Yenin dolar karşısında değer kazandığı 1990 ile 1995 yılları arasında güzel kârlar yazmasına karşın Rusnak, 1995 ortalarında yenin dolar karşısında değer kaybetmeye başlaması ile zarar etmeye başlamıştır.

Rusnak riskli stratejisinin bir sonucu olarak 1997 yılının sonunda 29,1 milyon dolar zarar etmiştir. Sorumluluğu alıp zararını yönetime rapor etmek yerine gizlemeyi tercih etmiş, oluşan zararı kapatmak için yetkisiz işlemler yapaya başlamıştır. Ancak, bir çok suiistimal vakasında yaşandığı gibi, Rusnak’ın yaptığı bu işlemler, oluşan zararı daha da büyütmüş ve 1999 yılında toplam 41,5 milyon dolar zarara neden olmuştur.

Rusnak, 1997 yılında aldığı pozisyonlarla zarar etmeye başladığı zaman, gerçekleşen bu zararları gizlemek için sisteme sahte opsiyon işlemleri girmiştir. Kuru, prim tutarı ve büyüklükleri aynı olan, ancak biri bir gün vadeli, diğeri gerçek forward pozisyonunun vadesi ile uyumlu olan iki sahte opsiyon işlemi yapmıştır. Rusnak, her iki opsiyon işlemini de aynı banka ile yapılmış olarak gösterdiği için işlemler nette herhangi bir transfer gerektirmemiş ve bu sebeple operasyon masasına gönderilmeyerek bir kontrol noktasını aşabilmiştir. Bu sahte işlemlerin sonucunda Rusnak, açık olan pozisyonunu gizlemiş ve kapalı (hedge edilmiş) olarak gösterebilmiştir. Yapılan tüm hazine işlemlerinde karşı taraf ile teyitleşmesi gereken Hazine Operasyon Bölümü bu işlemler için karşı taraf ile bizzat teyitleşmemiş, Rusnak’ın hazırladığı sahte faks dökümanları üzerinden teyit almıştır. Hazine Operasyon Bölümü’nün yapılan işlemleri bağımsız kaynaklardan teyit etmemesi büyük bir kontrol zaafiyeti oluşturmuştur.

Benzer bir zayıflık risk yönetimi faaliyetlerinde yaşanmıştır. Her traderın pozisyonu için bağımsız olarak riske maruz değer (RMD) hesaplaması gereken Hazine Risk Kontrol Bölümü, Rusnak’ın pozisyonu için yaptığı hesaplamalarda Rusnak tarafından manipüle edilmiş olan verileri kullanmış, sonucunda hatalı RMD hesaplamıştır. Rusnak’ın pozisyonunun RMD’si maksimum 1,5 milyon dolar olarak hesaplanmasına rağmen yapılan incelemelerde 90 milyon kaybettiği durumların yaşandığı tespit edilmiştir.

Hazine işlemleri için diğer bir kontrol noktası olan stop-loss limiti, AIB vakasında etkin olarak çalışmamış ve suiistimalin tespitinde yetersiz kalmıştır. Sistem tarafından bağımsız veriler ile hesaplanması gereken stop-loss limitleri, sistemin direkt olarak Reuters’tan beslenememesi nedeniyle traderların verileri üzerinden hesaplanmıştır. Rusnak, RMD hesaplamasında yaptığına benzer şekilde stop-loss hesaplamasında kullanılan döviz kurlarını manipüle etmiş ve bu kontrolü etkisiz hale getirmiştir.

Birinci ve ikinci seviye kontrollere ek olarak AIB’nin iç denetim fonksiyonları da bu suiistimalin tespitinde başarısız olmuştur. Rusnak’ın faaliyetleri, 5 yıllık süre zarfında sadece bir kere denetlenmiştir. Sonuç olarak AIB’de yaşanmış olan bu suiistimal vakasında; süreçteki kontrol zaafiyetleri, hazine işlemlerinde tecrübesiz olan yönetimin risk algısı ve etkin iç denetim sisteminin eksikliği, tarihteki en büyük operasyonel skandallardan birine neden olmuştur.